Mart ayı gezi açısından bereketli geçti bizim için. Bir Cumartesi gününün öğleden sonrasında eşimle birlikte İstiklâl Caddesi’ ndeki bir mutfak atölyesinde meze kursuna gidecektik. Avrupa yakasına geçmek bizlere her zaman nasip olmadığından o günün sabahını da, hazır karı koca birlikteyken, hakkını vererek değerlendirmeye karar verdik. Çocuklarımızı anneannelerine emanet ettikten sonra minibüse atlayıp doğruca Kadıköy’ e gittik, vapurla karşıya geçmek üzere. Vapura binmeden önce eşimle birlikte Kadıköy çarşıda yer alan küçük, alçakgönüllü bir semt pastanesinde yine alçakgönüllü bir kahvaltı sofrasını paylaşmayı ihmal etmedik elbette. Bu semt pastanesini, haftalar önce tam karşısındaki kokoreççinin üst katında yemek yediğim bir akşam görmüş; insanların rağbet etmekte olduğuna tanıklık etmiştim. Ürünleri mutlaka leziz olmalıydı. Yoksa insanlar neden tercih etsindi burayı. Bir gün eşimle birlikte bu pastaneye gelmeyi kafama koydum o akşam. Kısmet, işte o Cumartesi sabahınaymış.
Pastane tam da tahmin ettiğim gibi süsten ve şatafattan uzakta, kendilerini kibar olmaya zorlayan servis elemanları olmayan, yiyecek ve içeceğinizi kendinizin aldığı yerlerden biriydi. Vitrinlerinde o renkli ve bol kremalı pastalardan yoktu çok şükür. Nedense bana hep tuhaf gelmiştir bu tip küçük pastanelerde o süslü püslü pastaları görmek. Böylesi ortamlar daha bir sıcak, daha bir samimi gelir bana. Eşime patatesli, kendime de ıspanaklı börek aldım. İki de çay, ince belli bardaklarda. Çay tabakları tabii ki, tabağın merkezine dik doğrultuda uzanan kırmızılı beyazlı kısa şeritlerle bezenmişti. Hani, kahvehanelerde gördüğümüz o klasik çay tabakları vardır ya? İşte onlardan. Evliliğimizin ilk yıllarının hatıraları ruhumuzda yeniden canlandı kahvaltımızı yaparken. O kendi hâlindeki küçük pastanede, ilk kez buluşuyor olmanın heyecanı ile karşılıklı oturan iki sevgili idik yine.
Pastane tam da tahmin ettiğim gibi süsten ve şatafattan uzakta, kendilerini kibar olmaya zorlayan servis elemanları olmayan, yiyecek ve içeceğinizi kendinizin aldığı yerlerden biriydi. Vitrinlerinde o renkli ve bol kremalı pastalardan yoktu çok şükür. Nedense bana hep tuhaf gelmiştir bu tip küçük pastanelerde o süslü püslü pastaları görmek. Böylesi ortamlar daha bir sıcak, daha bir samimi gelir bana. Eşime patatesli, kendime de ıspanaklı börek aldım. İki de çay, ince belli bardaklarda. Çay tabakları tabii ki, tabağın merkezine dik doğrultuda uzanan kırmızılı beyazlı kısa şeritlerle bezenmişti. Hani, kahvehanelerde gördüğümüz o klasik çay tabakları vardır ya? İşte onlardan. Evliliğimizin ilk yıllarının hatıraları ruhumuzda yeniden canlandı kahvaltımızı yaparken. O kendi hâlindeki küçük pastanede, ilk kez buluşuyor olmanın heyecanı ile karşılıklı oturan iki sevgili idik yine.
Vapura binmeden evvel iskelenin önündeki simitçiden bir simit almayı ihmal etmedik. Eh! Biz kahvaltımızı etmiştik. Şimdi sıra, bize Eminönü’ ne kadar eşlik edecek olan İstanbul’ un beyaz martılarındaydı. Geminin baş tarafında yer alan açık alana oturduk ilk önce. Hava oldukça serin olmakla birlikte martılara, bölmüş olduğumuz simit parçalarını atmak için soğuğa dayandık. Sevgili(m) eşim, çantasından küçük termosumuzu çıkardı beni hayretlere düşürerek. Evden çıkmadan önce mutfakta azıcık oyalanmıştı. Ben kapının dışında onu beklerken kaşla göz arasında önceden kaynatmış olduğu suyu termosa koyuyormuş meğer. Termostan kağıt bardağa doldurduğu sıcacık suyla birlikte benim çok sevdiğim karışık bitki çayını da tutuşturmadı mı elime? Sıcak çayımı yudumlarken içimi asıl ısıtanın onun sıcacık yüreği olduğunu biliyordum. Ben sıcak çayımı yudumlarken o da martılara rızıklarını atmaya koyuldu. Martılar bir süre vapurun yanı sıra uçtuktan sonra ne hikmetse ortadan kayboldular. Biz de vapurun kıç tarafındaki açık alana gittik. Burada gerçek bir ziyafet çekti martılara eşim. Kimisi, daha havada kapıyordu atılan simitleri. Simit parçalarının çoğu, rüzgârın etkisiyle martıların gagalarından kurtulup denize düşüyor olsa da nihayetinde suyun yüzeyine pike yapan martıların kursaklarını boyluyorlardı. Ziyafet, vapur Eminönü İskelesi’ ne varmadan önce sona erdi.
İskeleye vardıktan sonra, sırf Eminönü vapur iskelelerinin önündeki o insan kalabalığına karışmak için Sirkeci Garı’ na doğru yürüyüp hızlı tramvaya garın önündeki duraktan bindik. Sultanahmet durağında tramvaydan indiğimizde bir bahar sağanağı karşıladı bizi. Epey kuvvetli yağıyor olduğundan ve bizim de yanımızda şemsiyemiz bulunmadığından hemen oracıktaki bir saçak altına sığınıp yağmurun dinmesini bekledik. Gittikçe hafifledi bir süre sonra yağmur damlacıkları. Azıcık ıslanmayı göze alarak Sultanahmet Meydanı’ na doğru yürüdük elele. Meydanda düzenleme çalışmaları olduğundan oraya buraya serpiştirilmiş kaldırım taşı yığınları arasından dikkatlice yürüdük. Bazı alanlar, taş döşenmekte olduğundan şeritle çevrilmişti. Önce Alman Çeşmesi’ ni ziyaret ettik. O dönemde kendisini Müslümanlar’ ın koruyucusu olarak gören Alman İmparatoru II. Wilhelm tarafından Sultan Abdülhamit’ e armağan edilmiş. Çevresinde geçmişte insanların susuzluğuna çare olan küçük sebillerin yer almakta olduğu anlaşılıyordu, bir zamanlar çeşme duvarlarını süsleyen; ama, artık yerlerinde yeller esmekte olan muslukların bağlandığı deliklerden. Çeşmenin tam merkezindeki sarnıç ise artık işlevini yitirmiş vaziyette, hastalıktan şişmiş bir karın gibi öylece duruyordu. Dikilitaş’ ı solumuza alarak meydan boyunca ilerledik. Meydanın sonunda yer alan küçük turistik otellere baktık bir süre. Sonra Yılanlı Sütun’ u, daha doğrusu kırık Yılanlı Sütun’ u içimiz acıyarak seyredip Dikilitaş’ ın önüne geldik. Keşke hiyeroglif bilseydim de okusaydım ne yazmakta olduğunu üzerinde. Sonradan merak edip Internet’ ten araştırıp buldum ne yazdığını. Meydandaki simitçinin ve kestane kebap yapan satıcının şirin arabaları ruhumuzu gülümsetti adeta. Yeniden saha düzenlemesi yapılan kısmına gelmiştik meydanın. Sultanahmet Camii’ ni ziyaret etmek vaktiydi artık.
Caminin bahçesini gezdik ilk olarak. Bu muazzam yapıyı, tabir yerindeyse önce tavaf ettik görkemine hayran olmak üzere. Dördü ana yapının, ikisi avlunun köşelerinde olmak üzere toplam altı minaresi var. Avlunun, cami girişi haricinde kalan dört kenarında odacıklar mevcut. Bunların ahşap kapıları kapalı. Kim bilir, inşa edildiği dönemde bu odalarda ilim ve ilahiyat nâmına neler okutuluyordu. Bir an için gözlerimi kapayıp kaftanlarının uzun eteklerini hafif hafif dalgalandırarak yürüyen ulemayı ve onların dudaklarından dökülen kelimeleri hafızalarına kazımaya gayret eden bıyıkları henüz terlemeye başlamış talebeleri hayal ettim. Namaz vakti olduğundan caminin içerisine giremedik. Eşim elimden tutarak beni Mozaik Müzesi’ ne götürmek istediğini söyledi. Meydanın diğer ucuna kadar tekrar yürüdük ve Sultanahmet Meydanı’ nı arkamızda bırakarak Arasta’ nın bulunduğu yere vardık. Burası turistik eşya satan küçük küçük dükkânların bulunduğu şirin bir çarşı. Bu çarşı ile ilgili en çok hoşuma giden husus, hiç kimsenin turist çekmek için çığırtkanlık yapmıyor olmasıydı. Mozaik Müzesi’ nin girişi de Arasta’ nın hemen dışında yer alan küçük bir kapıdan. Müzede Bizans döneminden kalma mozaikler sergileniyor. Ne yazık ki, mozaiklerin bazıları oldukça zarar görmüş. Bir zamanlar üzerlerinde tüm kompozisyonun sapasağlam ve capcanlı renklerle görülebildiğine inandığım bu sanat şaheserleri yine de insanda hayranlık uyandırmıyor değil. Mozaiklerin ana temasını ya vahşi hayvanlar ya da bunları avlayan avcılar oluşturuyordu. Geyiğin boğazına dişlerini geçirmiş bir aslan veya bir ayıyı, vahşi bir kediyi okuyla ya da kargısıyla öldüren bir avcıyı resmediyordu çoğu mozaik. Güçlü ve atak olanın zayıfı yeniyor olmasının sürekli olarak resmedilmesi, sanırım Roma İmparatorluğu’ nun zaferlerle dolu parlak tarihine duyulan özlemi ifade ediyor. Gittikçe daralan sınırları, nihayet bir şehri çevreleyen surlardan ibaret hâle gelmiş bir imparatorluğun eski günlerine duyduğu hasretti bu mozaikler. Müze çıkışı yine Arasta’ nın içerisine açılıyor.
Biz müzeyi gezerken namaz vakti geçmiş olduğundan camiyi gezmek üzere yine Sultanahmet Meydanı’ na çıktık. Ayakkabılarımızı cami girişinde verdikleri naylon poşetlere koyarak içeriye girdik. Sultanahmet Camii; insanı üşütmeyen, tam tersine onu ferahlatan bir serinlikle karşıladı bizi. İçeride zaman geçirdikçe bu serinliğin aslında insanın içini dolduran huzur olduğunu, beden ateşini yükselten tüm dünyevî rahatsızlıkların dışarıda kaldığını anladım. Kubbeleri taşıyan devasa sütunları yukarıya doğru takip ettim gözlerimle. Yabancıların bu camiye neden “Blue Mosque” dediklerini daha iyi anladım kubbe süslemelerini gördüğümde. Kubbeler, beyaz zemin üzerine mavi renkte süsleme ve yazılarla bezenmişti. İnsan, gözlerini yukarıya dikip bu muhteşem tabloyu izlerken gökyüzünün sonsuzluğuna bakıyormuş hissine kapılıyordu. Camilere has kubbe mimarisi aslında Allah’ ın bütünlüğünün ve âlemleri kapsayıcılığının geometrik bir ifadesi. Bu his, ana kubbeyi taşıyan yardımcı küçük kubbelerle de pekiştirilmiş. Mavi ve beyaz kubbeye baktıkça gökyüzünü bulutlar arasından seyrediyormuş gibi oluyor insan hakikaten. İnsan elinden çıkmış olmakla birlikte mimarilerinin ulvî bir karakter kazandırdığı camilerimizin, sonsuzluktan gelip sonsuzluğa uzanan bu âlemde kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi gayet iyi ve doğru tariflediğini bir kez daha idrak ettim Sultanahmet Camii’ ni gezerken.
Camiden çıkmış eve dönmek üzere hızlı tramvay durağına ilerlerken I. Ahmet Türbesi’ ni gördük. Buraya kadar gelmişken bu muhteşem camiyi inşa ettiren padişahın türbesini ziyaret etmeden geçip gitmemizin büyük terbiyesizlik olacağını düşündüğümüzden bu alçakgönüllü, gösterişsiz binanın girişinde ayakkabılarımızı çıkartıp içeri girdik. İyi ki de girmişiz. Buradaki irili ufaklı birçok sandukayı gördüğümüzde içimiz bir tuhaf oldu. I. Ahmet, kendisinden sonra tahta çıkan oğulları II. Osman (Genç Osman) ve IV. Murat ile işte burada ebedî istirahatında idi. Küçük sandukaların ise ailenin çok küçük yaşta ölen kız ve erkek çocuklarına ait olduğu anlaşılıyordu. Yakın zamanda okuduğum IV. MURAT Gürz ve Zafer adlı kitapta hayat hikâyelerine tanık olduğum üç Osmanlı hükümdarı aynı türbede yanyana yatıyordu işte.
Güzel bir sabahı, güzel bir ortamda, kalbimin güzeli ile geçirmiş olmanın mutluluğu ile Sultanahmet’ ten ayrıldım. Bir dahaki sefere yolun diğer tarafında kalan yerleri keşfetmek için yeniden gelmek üzere...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder