Mart ayının bir Pazar sabahına uyandığımızda eşimle birlikte o günü çok farklı geçirmeye karar verdik. Havanın güneşli olması da şevkimizi kamçıladı. Uzun zamandır Fener' e gitmeyi kurguluyorduk. O gün, işte bugündü! Çocukları anneme bıraktıktan sonra evlenmeden önceki yıllarımızda yaptığımız üzere toplu taşımayı kullanmayı tercih ettik. Şehir içerisinde bir yeri hakkıyla gezip görmek için arabayla gitmemek gerektiğini ikimiz de biliyorduk. Üstelik toplu taşıma ile seyahat ettiğimizde birbirimize daha yakın olabiliyorduk. Minibüse atlayıp önce Kadıköy' e, oradan da sarı dolmuşlara binip Üsküdar' a gittik. İskelenin önündeki simitçiden bir simit, bir de çatal çörek aldık. Eşim simidini yerken ben de çocukluğumda teyzemle her dışarı çıkışımızda bana çatal çörek alışını içimde yeniden duyarak çatalımı yedim. Haliç hattında çalışan yeni motorları ilk kez görüyordum. Bunlar, alışık olduğumuz o eski dolmuş motorlara kıyasla daha moderndiler. Teknenin kıç tarafındaki açık kısımda en arkadaki banka oturup Mart güneşinin tadını çıkarmaya başladık.
Martılar, Boğaz girişinde küçük tekneleri içerisinde rızıklarını çıkarmaya çalışan balıkçılar, Galata Köprüsü' nün üzerinden oltalarını sallayan insanlar, Topkapı Sarayı, Ayasofya, Eminönü... Hepsi motorumuza eşlik ediyor ve yürekleri yeni bir yer keşfedecek olmanın heyecanı ile çarpan biz iki sevgiliye el sallıyor gibiydiler. Galata ve Unkapanı Köprüleri' nin üzerinden defalarca geçmiş olmamıza rağmen altlarından deniz yoluyla ilk kez geçiyorduk.
Fener İskelesi' ne yaklaşırken tepede kiremit renginde heybetli bir yapı gördük. Daha önce İstanbul' un bu mahallesine hiç gelmemiş olduğumuz için burası hakkında yeterli bilgimiz yoktu. Sahilde, iskelenin biraz ilerisinde de parlak sarı renkli kubbesiyle beyaz bir kilise göze çarpıyordu. Gördüğümüz tüm bu binaların nereleri olduğunu tek tek öğrenmek üzere Fener İskelesi' ne adımımızı attık.
Motordan indikten sonra yolun karşı tarafına geçip hediyelik eşya satan dükkanların önünden yürümeye başladık. Patrikhane' ye yakın olmalıydık; zira, dükkanlarda dinî içerikli hediyeler satılıyordu. Patrikhanenin yerini sorduk bir dükkan sahibine. Gerçekten de oldukça yakınmışız. Daracık bir sokağın üzerinde, dışarıdan bakıldığında hiçbir şekilde kilise olduğu anlaşılmayan bir yapıydı. Birkaç basamak ile çıkılan çift kanatlı bir kapıdan geçerek önce küçük bir sahanlığa; ardından büyükçe taş bir avluya ulaşılıyordu. Avluda takım elbiseli beyler ile temiz giyimli ve bakımlı hanımlar duruyordu. Bu insanların burada ne yapmakta olduklarını anlayamadık açıkçası. Kendi aralarında Rumca konuşuyorlardı. Avlu girişinin tam karşısında camlı bir kapı mevcuttu. Nereye gittiğimizi biliyor edasıyla avluyu geçip camlı kapıdan içeriye girdik.
Girişte, üzerine adak mumlarına benzer uzun mumların yanmakta olduğu ayaklı, yüksek ve geniş çanaklar mevcuttu. Sol tarafta bu mumların üstüste dizili olduğu bir banko, bankonun gerisinde küçük bir kapı; girişin tam karşısında da iki küçük kapı daha görülüyordu. Sağ tarafta insanların oturmakta olduğu iki üç taş basamak, basamakların gerisinde de girişin sağ cephesini tamamen kaplayan bir cam vardı. Tam karşımızda yer alan soldaki kapıdan girmeyi tercih ettik ilk olarak. Daha motorda iken eşim, kiliselerin ve ayinlerin ilgisini çektiğini; özellikle bir Pazar ayinine katılıp izlemek istediğini söylüyordu bana. Yüreği temizmiş sevgili, biricik eşimin; zira, Rum Patrikhanesi' ndeki Pazar ayinine denk gelmiştik. Saatlerimiz de bunu doğruluyordu zaten.
Sol taraftaki küçük kapıdan oldukça büyük ve yüksek tavanlı bir odaya girdik. Ortada, yüzleri Hz. İsa figürüne dönük konumlandırılmış sandalyeler; bunların iki yanında da yüzleri orta kısma bakan dar ve ahşap koltuklar vardı. Koltukların ilk dikkat çeken yanı oldukça dar ve oturana hareket serbestliği tanımıyor olmalarıydı. Bu koltuklar boş bırakılmıştı. Yan durmakta olan bu koltukların hemen arkasında yüzleri duvara bakan bir sıra ahşap koltuk daha vardı. Dış sıradaki bu koltuklarda oturanlar mevcuttu. Erkeklerin okumakta olduğu bir ilahi büyük odanın içerisini, hoparlörlerin de yardımıyla doldurmaktaydı.
Duvarları ikonalar süslüyordu. Çarmıhtaki Hz. İsa figürünün hemen arkasında yine ikonalarla ve ince işlemelerle bezenmiş bir duvar; duvarın tam ortasında da arka taraftaki bir odaya açıldığı anlaşılan bir kapı mevcuttu. Bu kapının her iki yanında üç kollu şamdan şeklinde sütunlar yükseliyor; her sütunun ucunda da kalın birer mum yanıyordu. İçerisini, küçük pencerelerden giren güneş ışığından ziyade kalın demir çubuklarla tavandaki kancalara asılmış devasa kristal avizeler aydınlatıyordu. Başımızı kaldırıp yukarıya baktığımızda kilisenin giriş kapısının olduğu yerdeki duvarın tamamı ile yan duvarların bir kısmını kaplamakta olan iki kat daha olduğunu gördük. İnsanlar, balkon benzeri bu yerlerden ayini izliyorlardı.
Kilisenin sağ tarafına geçmek için bir koridor olmadığından girişteki sahanlığa çıkıp sağdaki kapıdan yeniden girdik içeriye. Kilisenin en ucuna kadar gittiğimizde ilahi okuyan ve yalnızca erkeklerden oluşan küçük koroyu görebildik. Koronun hemen yanında hareketsiz duran rahibeler dikkatimiZİ çekti. Tamamen siyahlara bürünmüş bu hanımların başlarına örttükleri örtünün üzerindeki kırmızı haça dikkat etmeseniz İslam ülkelerinde kadınların büründükleri çarşafı giymiş oldukları zannına kapılırdınız. Toplum hayatımızdan tamamen silinememiş olan çarşafın kimlerden edinilmiş olduğunu da böylelikle görmüş olduk. Sanırım konunun geçmişi, Türkler' in Rumlar' la ilk temas ettiği dönemlere uzanıyor. Yanılıyor da olabilirim.
Yukarıdaki katlara çıkmak için yeniden girişe yöneldik ve soldaki bankonun hemen arkasındaki küçük kapıdan geçerek merdivenleri tırmandık. İlk katta çok fazla oyalanmadan ayini daha iyi izleyebileceğimize inandığımız ikinci kata çıktık. Birinci ve ikinci katlar, tiyatro salonlarındaki balkonları andırıyordu. Buradaki ahşap koltukların yüzleri de balkon kenarının tam tersi yönüne bakıyordu. İnsanlar, ya sırtları dönük vaziyette oturuyor ve ilahileri dinliyordu ya da ayakta duruyor ve koltukların yüksek kolçaklarına dayanarak ayini izliyorlardı.
Biz de kendimize boş bir yer bulup aşağıda devam eden ayini izlemeye koyulduk. Çarmıha gerili Hz. İsa figürünün hemen arkasındaki kapıdan, üzerlerindeki giysilerden yüksek rütbeli din adamları olduğu anlaşılan rahipler çıkmış; orta kısmı çevreleyen boş koltuklara oturmaya başlamışlardı. Yazılı basında çıkan fotoğraflarından hatırladığım kadarıyla Patrik olduğunu düşündüğüm yaşlı bir din adamı da camilerimizdeki minberi andıran; ancak, onun kadar yüksekte durmayan bir yere çıkarak elindeki kitaptan dua okumaya başladı. Bu esnada, yine yüksek rütbeli olduğunu düşündüğüm bir din adamı; elinde tutmakta olduğu ayaklı, parlak ve büyükçe bir çanaktan önünde diz çökerek ıstavroz çıkaran insanlara kaşıkla bir sıvı veriyordu. Bunun su mu, yoksa Hz. İsa’ nın kanını temsil ettiğine inanılan şarap mı olduğunu bulunduğumuz yerden göremedik.
Kiliseden çıkmak için aşağı indiğimizde giriş kapının iç tarafında gençlerden oluşan küçük bir topluluk ile karşılaştık. En öndeki gencin elinde bir haç, arkasındakilerin elinde de buhurdanlıklar vardı. Sanırım ayinden sonra kiliseden çıkacak olan küçük bir korteji oluşturuyordu bu grup. Avlunun kalabalık bir hâl alacağını düşünerek onları beklemeden kiliseden ayrıldık.
Patrikhane' den çıktıktan sonra, iskeleye yanaşırken gördüğümüz kirli kırmızı renkteki o azametli yapıyı yakından görmek üzere arnavut kaldırımı döşeli dik bir yokuşu tırmanmaya başladık. Biz yürüdükçe mahalle; fakirliğini tüm çıplaklığıyla gözlerimizin önüne sermeye başladı. Burası, İstanbul' da olup da İstanbul' a ait olmayan bir yermiş gibi gözüktü gözümüze ilkin. Sonra şu gerçeğin ayırdına vardık: Cumbalı kâgir evleriyle, daracık sokaklarıyla, sokağın bir yanından diğerine gerili iplere asılı çamaşırlarıyla, kapıların önünde oynayan çocukların yüzlerine yerleşmiş mutluluk ifadeleriyle ve iddiasız yaşantısıyla Fener; yaklaşık elli atmış yıl öncesinden bugüne değişmeden kalabilmiş bir İstanbul semtiydi aslında. Bizim yaşadığımız semtler, mahalleler ise içine doğduğumuz "yeni ve modern" İstanbul idi. Büyüklerimizin Avrupalı emsallerine benzetmek için ter döktüğü İstanbul. Oysa İstanbul' un tarihi Haliç' in kıyısında yatmaktaydı işte.
Dik yokuşun başına varıp da arkamıza dönüp baktığımızda daracık sokağın iki yanına, omuzları birbirine sıkı sıkıya değercesine karşılıklı dizilmiş insan sıralarını andıran evlerin yarattığı hüznü gördük. Fakir; fakat, aşağılık olmayan bir hayatın soluğuydu havada asılı duran. Eski İstanbul' da ve onun fakir mahallelerinde geçen hayatları konu alan romanlardan fırlamış gibiydi burası. Kahramanları yüzyıllar sonra dahi hayatta kalmayı başarmış bir İstanbul romanını yaşıyor gibiydik.
Lise binasına ait avlunun arka duvarı boyunca yürürken sağ yanımızda iddiasız bir yapı ile karşılaştık. Şeyh Mehmed Murad Efendi tarafından 1844 senesinde yaptırılmış bir Mesnevihane; Rum Erkek Lisesi' nin bodur kulesinin gölgesinde, tüm alçakgönüllülüğü ile duruyordu. İnşa edildiği dönemde külliye; mescid, tevhidhane, derviş hücreleri, kütüphane, şadırvan, su haznesi, çeşme, mutfak, selamlık ve daha sonra ilave edilen türbeden oluşurken günümüzde geriye sadece mescid, türbe, su haznesi, şadırvan ve çeşme kalmış. Yalnızca bir sınır duvarı ötesinde duran lise binasının, ilk yıllarından bugüne gelirken herhangi bir zarar gördüğünü ise hiç sanmıyorum. Öz tarihimizi korumak konusunda ne kadar duyarsız olduğumuzun güzel bir örneği!
Bir amacımız da Tahta Minareli Camii görmekti, Fener' e kadar gelmişken. Adından algıladığım kadarıyla minaresi tahtadan olmalıydı. Yukarıda, çarşıda sormuş olduğumuz bir iki dükkân sahibi yerini bilemedi. Kapısına uğradığımız üçüncü kişi ise biraz da başından savmak için olsa gerek hızlı hızlı birşeyler söyledi yol tarifi bâbında. İnsanların umursamaz tavırlarını dikkate almamaya gayret göstererek yokuş aşağı sahile doğru devam ettik yolumuza. Derken, küçük bir çarşı içinde bulduk kendimizi. Daracık bir sokağın iki yanına dizilmiş dükkânların arasında da "İşte aradığın cami benim" dercesine duran mini mini bir yapı ilişti gözüme. Kapısının üzerindeki kitabesine bakmadan önce anladım Tahta Minareli Cami olduğunu. Tahta minaresinden eser kalmamıştı elbette. 1458 yılında Fatih Sultan Mehmet Han tarafından yaptırılmış; 1865 yılında esaslı bir restorasyon görmüş. Tahta minaresinin yerinde şimdi kâgir bir minare yükseliyor. Gönülden bir selam verip yolumuza devam ettik.
Sahile indiğimiz nokta iskelenin berisinde kalıyordu. İskeleye varmak için yürüyeceğimiz yolun üzerinde merak ettiğimiz o beyaz kilise, parlak çan kulesi ile birlikte yükseliyordu. Kiliseye yaklaştıkça restorasyonda olduğunu gördük. Bulgar Kilisesi imiş bu yapı. Ne çok büyük ne de çok küçük bir bahçe içerisinde yer alan kilise binasının taş duvarları yenileniyordu.
Şehr-i İstanbul... Aynı mahalle içerisinde yer alan kiliseleri, camileri, mesnevihanesi ile Yahudi' si, Müslüman' ı, Hristiyan' ı, dinsizi ile toplumun bütününü kucaklayan, "kozmopolit" yapısını tüm ağırbaşlılığı ile yüzyıllar öncesinden bugüne taşıyan eşsiz şehir. Bu şehrin toprağından, suyundan, havasından hayat bulan bizler; kıymetini bilemeden, keşfedemeden yaşıyoruz onu. Çoğu zaman yaşadığımız zannına kapılarak...







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder